Ayşenur Bilek Yazdı...

Çocukken gece yatana kadar evimizden uzak alanlarda oynadığımızı hatırlıyorum. Sokaklardaydık, Annelerimizin aklı bizde kalmazdı. Hayata karşı tek tedirginliğimiz, akşam yiyeceğimiz yemeği sevmemek olurdu. Yırtıcı ve kavgaya meyilli oyunlarımız yoktu. . Oyunlarımızı kendimiz üretir, meşgul olduğumuz şeyler zamanı öldürmek amacıyla yapılan eylemler değildi. Biz paylaşmayı ve yetişkinlikte alacağımız rolleri oyunlarımızda belirlerdik. Oynadığımız topu bile elimize almak için sıraya girerdik. Paylaşmak, arkadaşlığın ve dostluğun bir simgesiydi. Ellerimiz çamura bulanırdı. Kanı, yalnızca oyun esnasında çarptığımız yer sonucu vücudumuzda oluşan kesiklerden görürdük. Ağzımızdan çıkan en kötü söz, “ senden küstüm” olurdu. Sabahına her şeyi unutup, yine bakkaldan aldığımız bir sakızla mutluluğumuzu paylaşırdık. Beslenmemizden çıkardığımız patatesi sıra arkadaşımızın canı isterse onunla paylaşır, biz kendimize daha azını ayırırdık. Toplum bilinciyle büyütüldük. Söz hakkımız daha kısıtlıydı lakin. Biz haddimizi bilen çocuklardık. Haksız olduğumuz zamanlarında olabileceği, savaşların bazen de kazanılmayacağını, her zaman haklı olamayacağımızı ve saygının sevgiden daha çok karşılaştığımız bir olgu olacağının farkındalığıyla büyüdük. Kiminle nasıl konuşacağımızı bilirdik. İmkânlar çok kısıtlı olmasına rağmen insan olmak paha biçilmez bir değerdi. Aldığımız cezanın bile anlamlı sebebi vardı. Cep telefonu, tablet, bilgisayar yoktu Çantamızda kitaplar ve defterimiz vardı sadece. Senin için canımı feda ederim demek, o kişiye karşı kullandığımız sevgimizin yüce gönüllü beyanıydı. Soyuttu. Güvenliydi… bir canı acıtmak çok pahalıydı.. Şimdi bize neler oluyor? Özgürlük ve hak arayışından bir haber, tüm öfkemizi ülkeden çıkarma derdine düştük. Türümüzün gerekliliğini unutmuş, bilinmezlik silsilesinin içine doğru sürüklenip yaşıyoruz.

İnsan biyolojik olarak doğsa da psikolojik olarak doğabilmesi için dünyanın onu taşıyabileceği bir anlam matrisine ihtiyaç duyar. Bugün o anlam parçalı, dağınık, yerinden edilmiş. Zamanın itici gücü, henüz işleyemediğimiz travmaların içinden belirsiz bir geleceğe doğru bizi sürüklerken, o sessiz “Dünyada ne oluyor?” sorusu peşimizden geliyor.

Winnicott’un bahsettiği iç ve dış dünya arasında geçiş alanına benziyor burası. Hem içerdeyim, hem de dışarıda. İçeride bir şeyler yaşıyoruz. Acıyı, haksızlığı, ölümleri, savaşları, ekonomik krizi, tacizi kanıksamış bir halimiz var. Ahlaki çöküşü üzerimize yakıştığını, dışarıdan bu kadar rahat gözlerle bakıp, attığımız kahkahalarla kanıtlıyoruz. İçimizde yaşanıyor, fakat biz dışarıdan bakıyoruz.