Çoğu insan akıllı ve tutarlı görünmeye çalışırken, hayatla bağını kaybediyor. Ve bir elma şekeri, hayatı daha tatlı kılıyor.
Yağmurlu bir Pazar sabahında, içime hayatın tüm umudunu doldurduğum bir yolculuğa çıktım. Yanıma bir defter ve bir kalemden başka bir şey almamıştım. Gördüğüm manzaralar bana elbet bir yazı yazdıracaktı. Yolculuğa çıkmak için ne gerekirdi ki zaten. Ha birde sade kahve. Sonra bir sahil kenarında durup, insanları izlemeye başladım. Çoğu insan akıllı ve tutarlı görünmeye çalışırken, hayatla bağını kaybediyor. Kalıba sığdırılmış mutluluklar silsilesi içinde gülmeye değil, fotoğraflara sığabiliyor anca mutluluk. Herkes kulağında kulaklık, dalgaların kıyıya vuruşuna bir hikaye anlatıyor içinden. İçindeki umutsuzlukları sahile bırakmak için adımların daha hoyrat ve keskin bir sesi oluyor duya bilirseniz. Ama dışta sadece akıllı ve tutarlı görünmekten ödün verilmiyordu. Aptal görünmekten, ciddiyetin delinmesinden korkan bakışlar, içinde gri bir enerji bırakıyor havaya. Oysa bu hayatta en çok güldüğümüz şeyler kendi ciddiyetsizliğimizi veya aptallıklarımızı anlattığımız zamanlar değil midir.
‘Herkesin akıllı ve zeki olduğunu düşünmek beni korkutur. Böyle bir dünyada Mizah kaybolur ’demişti Bülent usta. Okuduğumda, beni düşünmeye iten bir cümleydi. Canlılık ölür, sınırlar keskinleşir ve belirli düşünceler için amaç edinilen bir yaşamdan söz etmiş olurduk. Hayatın yenilenmesi bazen kahramanın zaferinden değil, soytarının küçük düşürücü kahkahasıyla başlar.
Yolcuğumun devamında bir adamla tanıştım.38 yaşında ama Hayatında hiçbir zaman kendi istediğini yapmamış, aile normlarına aşırı bağlı ve daima sınırları olan biriydi. Hayatında hiç elma şekeri yememişti mesela. Sokakta kıyafetleri kirlenir diye mahalle arasında hiç oynamamıştı. Küçükken hepimizin büyük bir heyecanla aldığı baybuzu (dondurma) tatmamıştı. Hayatında hiçbir zaman kendi isteğiyle hareket etmemiş, hep ailesinin doğrularında doğruları bulmuş bir adamdı.
“Ben ne istiyorum?” yerine
“Benden ne bekleniyor?” diye yaşamak…
İçinde muhteşem bir ‘gecikmiş benlik’ öfkesi biriktirmişti. Bakışlarında, ses tonunda ben böyle öğrendim ve bu doğrudan çıkamam yansıması vardı. Arabasının sarı çizgiyi aşmasına asla izin vermez, saçları bozulmaz ve hep dik dururdu. İçindeki yaşlı kamburun görmek içime maruf bir sancı biriktirmişti. Muhteşem bir diksiyonun içine sığdırmış isyanları vardı. İlk defa bir yabancıyla kahkaha atmış, ilk defa evi dışında birine değer vermişti. İlk defa heyecanlanmış ve ilk defa birine duvar örmemişti. Ona geçmişteki ciddiyetsizliklerimden aptallıklarımdan ve hatalarımın verdiği özgürlüğü anlatmıştım. Aramızda 10 yıllık bir zaman aralığı vardı. Ama o, zamanın ne içindeydi nede dışında. Yol boyu hiç susmadık ben ondan oda benden hayata dair birçok iz bıraktık yola. Oda hayatla bağını normlarına feda etmişti. Düşünsenize bir yolculukta hiç ummadığın insanlardan yaşamın kokusunu almak, muhteşem bir keşif arzusu doğurur.
Freud’unda dediği gibi;
İfade edilmeyen duygular asla ölmezler. Canlı canlı gömülürler. Ve sessizce bilinçaltında yaşamaya devam ederler.
Akıllı ve tutarlı görünmek yerine gerektiği zamanlarda akıllı ve tutarlı yaşamak her zaman daha sağlıklı bir mentaldir. Mutluklar, fotoğraflara sığdırmak değil, gülüşleri ve iyi bir ruhaniyeti sarmaktır. Bazı şeyler görünmekten ziyade olmaktır. Buda yaşamın bir gerçeğidir.