Seher Beyoğlu / Köşe Yazısı

Toplumun temel taşı olan kadının, yaşadığı coğrafya ne olursa olsun hâlâ en temel haklarından biri olan “yaşama hakkı” için mücadele vermesi, insanlık adına büyük bir utançtır. Kadına şiddet; sadece fiziksel bir darbe değil, bir kimliği, bir kişiliği, bir hayatı yok saymaktır. Bu şiddet, bazen bir tokatta, bazen bir hakarette, bazen ise susarak yok saymada kendini gösterir.

Her yıl binlerce kadın ya boşanmak istediği için ya çalışmak istediği için, ya da sadece “hayır” dediği için şiddete uğruyor. Kimisi hayatta kalabiliyor, kimisi sessizce aramızdan ayrılıyor. Bu istatistikler artık yalnızca sayılardan ibaret değil. Her bir sayı, bir annenin, bir kardeşin, bir eşin, bir insanın eksilmesidir. Her biri bir hayat, bir umut, bir gelecek…

Ne yazık ki şiddetin en acı boyutu, çoğu zaman en yakınlarından geliyor. Evde, okulda, sokakta, iş yerinde… Kadınlar her yerde korunmaya değil, anlaşılmaya; bastırılmaya değil, desteklenmeye ihtiyaç duyuyor. Bir toplumda kadın ne kadar güçlü, bilinçli ve özgürse; o toplum o kadar sağlıklı ve güçlüdür.

Kadına yönelik şiddetin sadece yasal yaptırımlarla değil, toplumsal bilinçlenme ile de engellenebileceğini unutmamalıyız. Eğitim sistemi; eşitlik, empati ve saygı temelleri üzerine kurulmalı. Medya dili; kadını nesneleştirmekten uzak, insan onuruna yakışır bir anlayışla şekillenmeli. Ve en önemlisi; aileler çocuklarına sevgiyi, sınırı, saygıyı birlikte öğretmeli.

Kadına şiddet bir “kadın sorunu” değil, bir “insanlık sorunudur.” Sessiz kalmak, suça ortak olmaktır. Herkesin taşıması gereken bir sorumluluk, sahiplenmesi gereken bir mücadeledir.

Artık susmayalım. Çünkü bir kadının sesi sustuğunda, aslında hepimiz eksiliriz.

Kadınların sadece 8 Mart’ta değil, her gün değerli olduğunu anlayan; şiddetin, ayrımcılığın ve ötekileştirmenin olmadığı bir toplum umuduyla...